June 2, 2012
Sık Sorulan Sorulara Cevaplar

Arkadaşlar, dostlar, rakipler, düşmanlar… 

“Manyağa bak, kendiyle röportaj yapmış” dememenizi umut ve rica ederim, çünkü sorular bana değil, size ait. Bunlara her seferinde 10’ar tane tweet ile yanıt vermekten sıkıldım, artık bu linki vereceğim. Amaç o yani…

- Pişmansın değil mi? AKP’yi destekledin, Yetmez Ama Evet Dedin, pişmansın değil mi? Pişman ol ulan!

AKP’ye verdiğim destek iki referandumda evet demek ve çeşitli platformlarda sesimin yettiğince eski Türkiye’nin yıkılması gerektiğini ifade etmekti. Kesinlikle pişman değilim, neden olayım?

Keşke AKP milliyetçi ve muhafazakar bir parti olmasaydı, o zaman genel seçimlerde de oy verirdim ama benim kafam Türkiye’de süregelen 1980 cuntasının ancak böyle bir parti tarafından iktidardan indirilebileceğini bilecek kadar da çalışıyordu. Darbe hiç bitmemişti ki. Sen hangi partiyi seçersen seç, başbakanlık koltuğuna kimi oturtursan oturt, iktidarda Genelkurmay vardı. Beş sene önceye git, bugün Erdoğan’a sövdüğün gibi Genelkurmay başkanına sövebiliyor muydun? Sövmek istiyor muydun, o ayrı mesele tabii.

Ben kısıtlı desteğimi verirken de AKP’nin ne olduğunu biliyor, söylüyor ve eleştiriyordum. Benim açımdan bir şey değişmedi. 

- 12 Eylül şimdi mi bitti sanki? Hesaplaşacağız dediler, tüm kurumlarıyla tepe tepe kullanıyorlar. 

12 Eylül CHP-MHP koalisyonuyla mı bitecekti? Ya da CHP-DYP olurdu belki. Evet, dediğin doğru, AKP eski Türkiye’yi devirmekten çok devren aldı. Ancak fark, yukarıda söylediğim üzere, artık iktidar seçim ile el değiştirebilir. Ankara resepsiyonlarında generallerin kaşına gözüne, mimiklerine bakılarak siyaset okunmuyor artık. AKP’ye de müteşekkir olunacak temel icraat budur. Buyurun, kurun bir kitle partisi, indirin AKP’yi iktidardan. O iş CHP’nin başına geçmesini beklediğiniz beyaz atlı prensle olmaz yalnız, onu da söyleyeyim. 

- Kolaydı o. Bak Fethullahçılar her yerde örgütlendi.

Siz de örgütlenin oralarda. Kolay değil, evet. Onlar için de kolay olmamıştır zamanında. Zora gelin biraz. 

-Niye hala CHP’yle uğraşıyorsun, muhalefete vuruyorsun?

Bunu AKP’ye hiç “vurmayan” birine söylemek daha adil olur ama, gene de cevaplayayım. CHP takozu durduğu yerde durdukça AKP iktidar olacak, işin esas kötü yanı, şu günkü gibi muhalefetsiz, kılçıksız iktidar olacak da ondan. CHP üyeleri şu ülkeyi birazcık seviyorlarsa o partinin kapısına kilidi asarlar. 

Partinin başına Mustafa Sarıgül de gelse, Gürsel Tekin de gelse, Kıvanç Tatlıtuğ, Cem Yılmaz da gelse, hatta Atatürk mezarından kalkıp gelse CHP gene de iktidar olamaz. Kaldı ki, niye CHP’nin iktidar olmasını isteyelim? “AKP olmasın da…” Bunun ötesinde bir manası var mı CHP iktidarını istemenin? Kürt sorununu mu çözecek CHP? Askeri tekrar tepemize çıkartmayacak mı? Manyak mıyız biz?

Türkiye solcularının bir kesimi ilginç insanlar; hem MHP’ye faşist derler, hem üstü kapalı veya açık CHP - MHP koalisyonunun lobisini yaparlar. CHP’nin tek başına iktidar olamayacağını CHP bile biliyor, siz de biliyorsunuzdur herhalde. Hep dedim, bugün de diyorum: AKP o koalisyona yeğdir. Türkiye bir 10-15 yılı daha çöpe atmamalı. Umarım yerine yeni bir parti koyarak CHP’yi çöpe atmayı tercih eder. 

- Çözüm CHP değil zaten. Devrim olunca…

Devrim olmayacak. Sonraki soru. 

- AKP basına bu kadar baskı yapıyor, gazetecisin, hala yeğdir diyorsun. Utanmıyor musun?

Ben utanmıyorum, belki “eski Türkiye” özleyen ulusalcılar/laikçiler ve sosyalistlerin bir bölümü ikiyüzlü oldukları için gizliden utanıyorlardır, bilemem. Diyelim CHP veya ANAP/DYP tipi bir parti iktidarda. Yıllarca bunlar iktidardaydı. Basına baskı var mıydı, yok muydu o zaman? Aradaki fark, Kürtler ve sosyalistlerin yanı sıra İslamcılara baskı vardı, bugün Kürtler ve sosyalistlerin yanı sıra ulusalcılara var. 

Gelelim sosyalistlere, beni devlet tekeli dışında medya olmayan, internete girilemeyen Küba’nın demokratik olduğuna ikna etmeye çalışan, Chavez gibi bir lider ve yönetim düşleyen insanlar o farazi devrimlerini yapsalar basın özgür mü olacak?  Nazlı Ilıcak gazetecilik yapabilecek mi misal devrimden sonra? Ben yapabilecek miyim? Nasıl özgür basın bu? Öbürlerinki ulusalcıya özgürdü, şimdiki İslamcıya özgür, bunlarınki de sosyaliste özgür olacak. Kalsın canım.

Faşistinden komünistine, liberalinden dindarına, her görüş için özgür basın diyen kim olursa olsun, solcu olsun, sağcı olsun, bağrıma basarım. Onların kim olduklarını da biliyorum zaten. Diğerleri de kendilerini biliyor. 

May 30, 2012
Ey Türk rahimi!

Birinci vazifen, Türk nüfusunu, Türk kelle sayısını, ilelebet, çoğaltmak ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Doğurma mecburiyetine düştüğünde, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve fetüsüne kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir kürtaj teknolojisinin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile bütün yumurtalıkların zaptedilmiş, bütün fetüslerin alınmış, bütün doğum kontrol yöntemleri uygulanmış, sezaryen yapılmış ve bağlı olduğun vücut bilfiil tecavüze uğramış olunabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ kürtaj hakkı adı altında hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri kürtaj süresini yasal olarak dört aydan uzun belirlemiş olabilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde, onu tarih sahnesinden silmeyi amaçlayan sinsi komplolarla harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin rahimi! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk nüfusunu kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, kasıklarındaki asil kanda mevcuttur!

May 19, 2012
Game of American Thrones

Game of American Thrones

May 19, 2012

Blackheart


Two sides to all of us, with me you get ‘em both,
My good side’s wonderful, tho’ I don’t like to boast,
Better not cross over ‘cos the other side’s a beast
But don’t expect the most if you can’t take the least

Blackheart, what you think of me,
Blackheart, you want to believe,
The dark side’s all you want to see
Blackheart, Blackheart
What you wanna do,
Blackheart
You know it’s always true
Give back what I get from you,
Blackheart

I know the ones I win, I know the ones I lose
I can’t apologise, I know I paid my dues
I can’t be sorry, if I ain’t always a saint
Like to be a nice guy, but don’t blame me if I ain’t

[Chorus]

So that’s the story, what you see is what you get,
No doubt there’s better men than me
But I ain’t met one yet
No doubt the dancer calls the tune,
So you can call on me
I’m all I”ve got, and what I am is what I’ll be

Pay your money, take your choise, everybody’s free,
I know nobody’s perfect and if they are it won’t be me
I’ll be the bad guy in the movie of your life
Just thank your lucky stars I didn’t use a knife

Blackheart, what you think of me, Blackheart,
You want to believe
The dark side is all you want to see
Blackheart

May 17, 2012
Homofobi…

Gey erkeklerin sana senin kadınlara davrandığın gibi davranacağı ya da bir lezbiyenin kadınına senden daha iyi davranacağı korkusu. 

May 14, 2012

“Batman tokadı” internet meme’sine nacizane katkılarım (üzerine klikleyince büyürler)

bu meme nedir derseniz burada

meme nedir derseniz burada 

May 12, 2012
Bir Üst İtiraz Makamı Olarak Taksim Tramvay Durağı

…pek etkili olmuyor desem, acaba bana katılır mısınız?

İyi niyetinizden şüphem yok (var), samimi olarak bir şeyler yapmak istediğinize inanıyorum (inanmıyorum), haksızlığa karşı duyarlısınız (vicdanınızı rahatlatıyorsunuz o kadar), orada olmanın önemine, belki bir dahaki sefer daha çok insanın olacağına inanıyorsunuz (maksat dostlar alışverişte görsün, yürüyüşle kokteyl arası bir aktivite oluyor, içkiler dağıldıktan sonra Beyoğlu mekanlarında alınıyor sadece).

Ancak Taksim Tramvay Durağı’nda aynı 300-500 kişiyle toplanıp (farklı 300-500 kişilik gruplar var ama hepsi 300-500 kişilik gruplar. Kürtler 1000 olabiliyor) “son ütücüler serbest bırakılsın”, “Gregor Samsa insana dönüşsün”, “garson devlet hesabı getirecek” diye bağırarak bir şey olmuyor. Bağırılan sloganlar hakikaten şu yukarıda yazdıklarım olsa da aynı kapıya çıkar. Önce onu kabul edelim. 

Ettik mi?

Güzel. Şimdi neden böyle olmuyor, ne olabilir onu düşünelim. Benim nacizane bir tespitim var, onu yazıp kaçacağım:

Her koyun kendi bacağından asıldıkça, her grup kendi mağdurunun derdine düştükçe hiç bir şey olmayacak. 

Oysa ortak düşman, “halk düşmanı” belli: Terörle Mücadele Kanunu (TMK)

Teorik olarak sizi ve aklınıza gelebilecek hemen herkesi terörist ilan edebilecek bu kanunun kaldırılması (değiştirilmesi değil) için canı yanan her grubun bir araya geleceği kitlesel eylemlere ihtiyaç var. 

Yoksa öğrenciler veya gazeteciler tutuklu, falanca etnik kimlikten birinin mahkemede hakkı yenmiş, filanca ideolojik görüşten olanların derneği kapatılmış, bunlar o parantezlerin dışında kalanların umurunda değil. Böyle olduğu için iki satır haber değeriniz bile yok. Böyle olduğu için varlığınız iktidarın umurunda değil. 

Eğer ulusalcı, ayrılıkçı, faşist, liberal, dindar, ateist, sosyal demokrat, muhafazakar demokrat, sosyalist, kapitalist kıl, tüy, yün her görüşten insan ve oluşum olarak bir araya gelip “TMK KALDIRILSIN” demeyi midemiz kaldırırsa, orada 100, 1000 değil on binlerce insan toplanırsa işte o zaman yapılanın bir anlamı olur. 

Zor, biliyorum ama böyle durumlarda ortak düşmana karşı nokta vuruşu yapıp sonra dağılmak benim makul gördüğüm tek tavır. Bunun için normalde suratına tükürmeyeceğim insanlara kısa bir süre tahammül edebilirim; etmişliğim var. Siz de edebilirsiniz.

Ya da boş verin, yarın öbür gün gene TMK kaynaklı bir hak ihlali olur, biz de durağımızda buluşur bağırırız: “Karşı-yız! Haklı-yız! Ooo üstat ne zamandır görüşe-mi-yoruz! Valla öyle, arayı çok açtık aaaa-bi! Eylem bitince ne-rede oturaa-lım? Çay mı iiç-sek? Boş ver çayı, rakı i-çe-lim!” [fonda davullar, düdükler]

May 9, 2012
İsimleri sildim, önemli değiller ama şu gerizekalılığı cümle alemin görmesini istiyorum. 
Demek twtter’a PKK’lılar sızabiliyor? Dikkatli olmak lazım. Guy Fawkes’ın hayaleti kovalasın seni e mi?

İsimleri sildim, önemli değiller ama şu gerizekalılığı cümle alemin görmesini istiyorum. 

Demek twtter’a PKK’lılar sızabiliyor? Dikkatli olmak lazım. Guy Fawkes’ın hayaleti kovalasın seni e mi?

May 8, 2012
“Tek din” ittifakına dahil olmadığına emin misin?

Lafı sulandırmadan başlayalım, başbakanın “tek din” vurgusu neresinden tutsak korkunçtur. Efendim dili sürçtü, yok aslında öyle demedi diye rakınrol dans motifleri sergilemek yersiz. 

Ancak, “tek din”, böyle ifade edilmesinin usulbilmezliği bir yana, doğduğumuzdan beri içinde yaşadığımız anlayışın tanımlarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti bizi ezelden beri kandırır; bari biz kendimizi kandırmayalım.

Ha, o din anlayışı coğrafyaya göre farklı koyulukardadır ama hep tek idi. Ben İzmirliyim, sanmayın ki hakikaten “gavurdur” İzmir, sorunca Müslümandır herkes. 

Çünkü “tek din” kültürel bir zihniyet problemdir, laikçilerin kafasındaki karikatürize şeriatçı imgesinden daha ciddi, kendilerinin de parçası oldukları bir problem. Bu imparatorluk artığı toprağın “Türkleştirilmesinde”, 1915’te, nüfus mübadelesinde, pogromlarda fikir birliği yapmış herkes bunun parçasıdır.

“Yedi düvele karşı verdiğimiz şanlı kurtuluş savaşımız” diye şişinenlerdensen,sen de Başbakan Erdoğan’dan çok daha önce başlamış “tek din” ittifakının parçasısın.

AKP’yi sev veya sevme, bakanı ‘bu ülkede hıristiyanlar olsa millet olabilir miydik’ manasında konuşunca içten içe hak veriyorsan da parçasısın.

“Misyonerlik tehdidi”, “Avrupanın üzerimizde oynadığı oyunlar”, “batı bize düşman” sakızlarını çiğniyorsan da “tek din” ittifakındansın.

Neredeyse bütün partilerinin milliyetçi olduğu, kiminin solculuk, kiminin ise İslamcılıkla buna tatlandırıcılar eklediği şu memlekette kimse “tekçilikten” kolay kolay muaf olamaz.

“Tek din” yani “tek kültür” cephesi içerisinde kendini karşıtı sananları da içeriyor, rahmetli Türkeş’in meşhur lafını tornistan edersek: “Ne mermeri ulan! Mozaik, Mozaik.”

May 6, 2012
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Ben bu şarkıyı çok seviyorum. Çok iyi bir şarkı olduğundan değil de (öyle aslında), hayatımda sık sık “put some passion to it…put some feeling to it” (yaptığın işe tutku kat, ona biraz duygu kat) dedirtecek çok mıymıntılığa şahit olduğumdan. 

not: Evet, parantez içi çeviri biraz fazla serbest, biliyorum:)

April 19, 2012
Muhalif Holding

19 Nisan 1988 günü, Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında dönemin başbakanı Turgut Özal’a ithafen “Sayın Başbakan…” başlıklı zehir zemberek bir mektup yayınlandı. Gazetenin o zamanki sahibi Erol Simavi’nin imzasını taşıyan (ama aslında Genel Koordinatör Çetin Emeç’in yazmış olduğu) mektubun hemen altındaki haber kutusunda ise şöyle diyordu: “Gazete kağıdını 8 yılda 79 kat artırdı - Özal’ın kağıt zammı korkunç: Yüzde 7890”

19 Nisan 1988

Mektupta başbakanın ‘basın yalan yazıyor’ iddialarına cevap veriliyor, Özal’ın gazeteci düşmanlığından dem vuruluyor, basının dördüncü de değil, birinci kuvvet olduğu söyleniyor, “demokrasiye ve demokratik düzene sarılmaz inanç” sahibi olmaktan bahsediliyordu. Dönemin Genel Müdürü Özcan Ertuna’nın iddiasına göre, metinde Özal bu kafayla giderse ordunun tekrar müdahale edebileceğine dair bir cümle de vardı ama sonradan çıkarılmıştı. Mektup büyük yankı uyandırdı. 

Ne var ki, 4 Mayıs 1988 günü Hürriyet gazetesini eline alanlar çok farklı bir makamdan şarkılar dinlediler: Başkentte gurur gecemiz - “40’ıncı Yıl” mutluluğumuzu, Ankara’da Başbakan Özal da paylaştı… Simavi ve Özal sarmaş dolaş, şapır şupur.

4 Mayıs 1988

Bonus olarak da 12 Eylül darbesinin getirdiği siyaset yasağından daha yeni kurtulmuş olan, Özal’ın bir numaralı rakibi Süleyman Demirel’in mason olduğuna dair bir haber  sürmanşete çekilmişti. 

Neden böyle olmuştu, meselenin öncesi neydi, sonrasında ne oldu, onları bu görselleri de aldığım kitaptan detaylarıyla okuyabilirsiniz (İrem Barutçu - Babıali Tanrıları/Simavi Ailesi). 

Benim de yeni okuduğum kitaptan kaynaklanan dejavu ise, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün Doğan ailesinin Trump Towers Mall adlı yeni binasını kullanıma açmasıyla gerçekleşti. VIDEO

1998 yılının 22 Nisan günü Hürriyet gazetesinin manşetinde ön adıyla hitap edilerek “Tayyip’e Şok Ceza” manşetiyle siyasi yasağı duyurulan, “muhtar bile olamaz” denen Erdoğan, ”bol, bereketli kazançlar ve hayırlı konaklamalar” dileyerek kurdeleyi Aydın Doğan ile birlikte kesti. 

On yıl sonra, 2008’in Nisan ayında Doğan Holding’e yönelik başlatılan vergi denetimleri ve cezalar, sonrasında patlayan kavga, “basın özgürlüğü” mücadeleleri, ardından uzlaşma ve Doğan Grubu’nun medyada küçülmesi henüz hafızalarda taze. Bugün gelinen noktayı yakından takip ettik.

*  *  *

Bu bir “Hürriyet kötüdür, hep kötüydü” yazısı değildir.

Bu, Özal ve Erdoğan’ın yetkilerini kötüye kullanarak basına baskı yaptıkları gerçeğini sulandırmayı amaçlayan bir yazı da değildir. 

Bu, medyada büyük sermaye sahipliğinin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ne kadar köklü ve temel bir sorun olduğuna dikkat çekmek isteyen bir yazıdır.

Bu, holding medyasında muhalefet olamayacağını ve o platformda demokrasi mücadelesi diye yapılan gırtlaklaşmaların özünde neyin mücadelesi olduğuna işaret eden bir yazıdır. 

Büyük sermaye “muhalif holding” şapkasıyla karşımıza çıktığında kendi şapkamızı önümüze koyup şöyle bir düşünmeye gerek var. Türkiye’de haber almak çok kolay, gerçekten haberdar olmak ise çok zor çünkü. 

April 15, 2012
Ne Kadar “Bağımsız Türkiye”?

Efendim, biliyorsunuz solumuzun bir kesiminde ve ulusalcılığın genelinde yaygın bir slogandır “bağımsız Türkiye”; “tam bağımsız Türkiye” diye bir de rafine versiyonu var.

Tabii, slogan siyaseti dediğimiz pratik (kulağa hoş geliyorsa bağır/tweet’le gitsin), çoğu alanda olduğu gibi bu konuda da izaha muhtaç oluyor. Soru sorulduğunda ise: 

a) cevap verilmiyor

b) demagoji yapılıyor, laf çevriliyor, hikaye anlatılıyor

c) soruyu soranın “sol düşmanı” olduğu (ulusalcıysa “vatan haini” vb) vurgusuyla karşı atağa geçiliyor (bir siyasi görüşü ve onun önermelerini sorgulamak için illa “dost” mu olmalı? “Sol dostu” nasıl bir şeydir “Türk dostu” batılı gibi bir kavram mı? Neyse, konu dağılmasın)

d) “bağımlı Türkiye”nin ne fena bir şey olduğu anlatılıyor

Her şey var; bir tek sorulan sorulara cevap yok. Solun enternasyonalizm kavramı vesaire, bunların pratiğinin sorgulanması solcu olmadığımdan beni ilgilendirmiyor; onlar solcuların iç meseleleri. Ulusalcı bakışa ise ben “vah vaah” diye bakıyorum ancak; ilgim o düzeyde.

Ancak gene de benim hemen akla gelen, bu durumlarda hep sorduğum, basit iki sorum var: bugünün dünyasında bağımsız ülkenin örneği nedir ve nelerden, ne kadar bağımsız olacaktır?

Bağımsız ülkeye örnek neresidir (ben bilhassa “şu mudur” diye sormuyorum)? Böyle bir örnek var mıdır? Yoksa bu da henüz (şu veya bu adla düzinelerle denemeye rağmen) bir türlü harbisi kurulamamış sosyalizm gibi deneme aşamasında mıdır?

Bir sosyalistin, misal, NATO’dan bağımsız bir Türkiye istiyor olduğunu tahmin ederim; kendi görüşüne göre tutarlıdır. Peki, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) de bağımsız olmalı mıdır? İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi diyelim, bu da “bağ” mıdır, değil midir? Neticede “tam bağımsız Türkiye” isteniyor. Örnekler çoğaltılabilir. 

 ”Tam bağımsız” veya “bağımsız Türkiye” nedir, bu konudaki soru işaretlerini  giderecek birinin çıkması dileğiyle. Tahmin ederim ki böyle iddialı sloganlarla yola çıkarken bu soruları kendinize de sormuşsunuzdur; cevapları bellidir. Değil mi?  

March 13, 2012
Madımak’tan ezber bozan bir tanıklık (ve biraz kafa yorma gerekliliği)

Yıllardır Sivas olayları gündeme geldiğinde mesele farklı kesimlerce farklı yönlere çekiştirilir. İhale bir yıl irticaya kalır, sonraki yıl Ergenekon’a, hatta bazen PKK’ya. Ben de her seferinde aşağıda alıntılar yapacağım röportajın linklerini mümkün olduğunca çok kişiye okutmaya çalışırım.

Çünkü benim aklımın erdiği bir tarihte gerçekleşmiş olan Sivas, “Aziz Nesin’e kızan dinciler aydınları yaktı” diye özetlenebilecek bir olay değildi. Yüzeyde gerçekleşen şey o, ancak nasıl münkün oldu bu iş diye düşünmeye zahmet edenler için konu epey derin. 

Misal, ben başbakan yardımcısı Erdal İnönü’nün ertesi gün yardım göndermeye çalıştığını ancak mümkün olmadığını bir kere söyleyip bir daha bu konuda tek söz etmediğini çok iyi hatırlıyorum. Bakın katliam tanığı Serdar Doğan, Milliyet muhabiri Devrim Sevimay’a neler anlatıyor:

Kimseyi aramıyor musunuz otelden, SHP’yi, Ankara’yı falan…

SHP’de çaycısından Erdal İnönü’ye kadar herkesi aradık. Arif Sağ’ın elinde pek çok milletvekilinin numarası vardı. Hepsini arayıp, telefonu yukarı bağlıyorduk. 

Sonuç?

Sonuç sıfır. Erdal İnönü galiba Tekirdağ’da bir atom santralı açıyormuş, nasılsa yardım gelecekmiş, korkmaya gerek yokmuş falan. Aziz Hoca ahizeyi pencereden dışarı uzatmış, “Bak bu sesleri dinle” diye. Acaba o sesleri duyduktan sonra hiç başını yastığa rahat koyabildi mi, bilmiyorum. Bir başbakan yardımcısı nasıl sözünü geçiremez, Genelkurmayı bile kulağından tutup oraya getirme hakkı var, nasıl yapmaz anlamak mümkün değil. 

Bu detay Erdal İnönü’yü suçlamak için değil, iktidardaki koalisyonu oluşturan iki partiden birinin liderinin elini kolunu bağlayan gücün ne olabileceğini düşünmek içindi; devam edelim…

Aklı başında bir insanın şunu düşünmesi gerekir, o göstericiler Valiliği yakabilir miydi, askeri garnizona saldırabilir miydi? Otelin çevresinde var olan az sayıda askerden oluşan kordon neden kaldırıldı? Gene Serdar Doğan:

Yangının başlamasına bir saat falan var. Birden bir rütbeli subay, yanında iki çevik kuvvetle otele girdi. Elektrikler kesik. Subay elinde çakmak, çakmağı çaka çaka lobide yürüyor. 
“Komiser Mehmet kim?” dedi. Komiser kendini tanıttı. Subay, “Komiserim çıkalım” dedi. “Nasıl yani” dedi bizim Mehmet Komiser. “Çıkalım komiserim, ortalık fena karıştı, daha fena karışabilir” yanıtını verdi subay. Mehmet Komiser “Beraber girdik beraber çıkarız” dedi. “Hayır komiserim ben sizi almaya geldim.” Komiser, “Ben çıkabiliyorsam buradaki herkes çıkabilir tek başıma çıkmayı reddediyorum” dedi. 
Sonra bizim Ertan vardı, o “Peki biz nasıl çıkacağız” diye sordu. Subay döndü, sizden özür diliyorum, ama aynen şu ifadeyi kullandı “Nasıl girdiyseniz öyle çıkın o… çocukları.” Sonra komisere çok sert bir biçimde “Çıkalım diyorum size” dedi. Bir daha ret yanıtını alınca da “Ne halin varsa gör” deyip gitti. Biz o andan sonra dedik ki “Bitti bu iş, birazdan ölüyoruz.” Zaten biz bunu derken 10 binin üzerinde saldırgan otelin etrafını sarmıştı bile.

İki bölüm halinde yayınlanan bu röportajda Doğan’ın esas iki tarafın da ezberini bozan ifadeleri şunlar:

- Bu ay tamamlanması beklenen üçüncü iddianamede Sivas’la derin organizasyonların arasındaki bağlantıların masaya yatırılması bekleniyor; sizce Sivas’ta Ergenekon var mıydı?

Maraş’ta ne vardıysa Sivas’ta da o vardı. Ben bunların üç tane çapulcunun işi olduğuna asla inanmam. Sivas derin bir organizasyondu.


- Bir de şuradan bakalım; velev ki Ergenekon, bu sizin için o gün size saldıranların kökten dinciler olduğu bilgisini değiştirir mi?

Böyle bir şey olabilir mi? O zaman o aşırı dincilerin topyekûn geri zekalı filan olduklarını düşünmek gerekiyor. Biri onlara balkondan atlayacaksınız sürü halinde dese, yapacaklar mı? Siz gazete ve dergilerinizde “Şanlı Sivas kıyımımız” derken herhalde bunu da Ergenekon yazdırmadı size… Aralarında üç beş tane ajan olabilir, ama bu oradaki recİm vakasının sosyolojik boyutlarını yok etmez.

Röportajın tamamı için: 1 & 2

March 11, 2012
Twitter’da SADECE bunları yazdıklarından gına getirenler

* Faşizm/şeriat odaklı kinaye yaparak AKP’ye geçirenler

* Faşizm/kemalizm odaklı kinaye yaparak CHP’ye geçirenler

* Terörizm odaklı kinaye yaparak BDP’ye geçirenler

* Gülen Cemaati’ne dair bir mevzu olsa da saldırsam/savunsam diye hazırda bekleyenler

* “Yetmez ama evet” dediğiniz için böyle olducular

* “İktidar bu konuda aslında çok iyi niyetli ama…” apologistleri

* “Bu iktidar varken Türkiye’de olumlu bir şey olamaz” propagandistleri

* En büyük AKP/sosyalizm/İslam/PKK/Atatürk/vb başka büyük yok hesapları

* …ve diğer herhangi tek bir konuya takıp sabahtan akşama aynı şeyi yazanlar

Sizin kitle ne diyor acaba diye birer tane numuneye katlanabiliyorum ama onun ötesinde ne yazacağınızı artık daha okumadan bildiğim ve öngörülebilir olmanızdan çok sıkıldığım için genelinize hayatta başarılar dilerim.

Benden uzak olun, benden iyi olun. 

March 5, 2012
The unnamed “JİTEM” trials: a dim hope of light at the end of the tunnel (*)

The southeastern province of Diyarbakır houses two trials, one 3 the other 13 years old, on crimes allegedly committed by a gang of military personnel and former PKK militia. Although these crimes are not officially linked to the clandestine intelligence and strike unit JİTEM, the legal process offer hope for the relatives of the many victims either executed or disappeared mysteriously in the nineties.

Diyarbakır – 02/07/2012

JİTEM, an alleged intelligence and strike unit of the gendarmerie, has been accused of being behind dozens of unsolved murders in eastern and southeastern Turkey, especially in the 1990s. Two ongoing cases in Diyarbakır are looking into some of those unsolved murders from 1989-95. The JİTEM allegedly consists of the outlawed Kurdistan Workers Party (PKK) members (known as PKK informants) who switched sides and gendarmerie personnel who operated in civilian clothing. The General Staff, however, still officially denies the existence of such an organization; JİTEM remains a secret which everybody knows about.

Lawyer Tahir Elçi, defendant for the people who were allegedly kidnapped and murdered by people working under Gendarmerie Colonel Cemal Temizöz during his time in Cizre District of Şırnak province, said: “Officially, there is no trial named as the JİTEM trial.” The older case, started in 1999, looks into many unsolved murders; people disappeared while under arrest, arson and bombing incidents during 1989-93. This other three years old trial of the alleged gang of Cemal Temizöz deals with 20 murders after 1993. Still, neither trial looks into the big picture; focusing on specific crimes only. 

During the most recent hearing on Feb 3rd, defense lawyers were complaining about the process taking too long and victims’ lawyer were assuring them ttah is not their intention. Answering a question on why these trials last years with no end in sight, Elçi said: “Unfortunately, since before, it is hard to produce results from the investigations and prosecutions in which civil servants are claimed to be responsible.” Elçi said the judiciary were indifferent and even protective of the suspects back in the day; which can be seen by on how many cases Turkey was sentenced at the European Court of Human Rights; the ones that led nowhere within the domestic legal process. Elçi himself was residing in Cizre these days; speaking of firsthand experience. “During those days, the human rights violations were more common, more severe. Almost every day a village was torched; people were submitted to heavy torture. Almost every day one, two, three people were either executed without trial or bodies were found.”

Today, the situation is a bit better partly because of the persistence of the victim families and human rights defenders and partly because of the political and legal changes Turkey experienced in recent years; namely trials like Ergenekon in which several high ranking soldiers are being tried under arrest with accusations of preparing a coup. However, Elçi find it very wrong that although many suspects are people who are known to be active in eastern and southeastern Turkey and even some confessed their relations with JİTEM, those actions are not being looked into. “We cannot perceive the will and determination to shed light into those [Ergenekon] crimes for the crimes committed here, not even 5 percent of it” Elçi said. Although the scope of those two cases is narrow, the rulings will be important for future trials. Because what is being tried is “a prototype of the crimes committed at many locations in this region with similar methods by a unit known as the gendarmerie questioning unit, the civilian teams.”

Relatives of the victims at the courthouse said they are all hopeful of the process and they demand the highest sentences possible within the scope of law. They identified the suspects once more when being interviewed and added not all of the suspects are being put the trial yet, some of them are still on the loose.

Raşit Afşar, whose brother was allegedly kidnapped and killed by JİTEM members told the story as such: “At our village, Rüza, the gendarmerie apprehended him and took away. [The gendarmerie] released once. He stayed two days at home. On the third day [the gendarmerie] apprehended again and took away. That was the end, we could not find [my brother] again. It was the second moth of 1994. They came with a white car. We knew who they were. They had civilian clothes. We then could not find [my brother’s] bones. We will never let this go.”

Abdullah Arslan, who also had a brother lost and has a similar tale, said: “We want a grave at least; we already know he is dead. We at least want him to have a grave.” He said “We are hopeful of this trial. We know they did it for sure. We are hopeful because we are certain.”

The number one suspect Temizöz, on the other hand, claims innocence. His lawyer Mehmet Savaş Özdağ said he does not talk about ongoing trials by principle and recommended to refer to Temizöz’s website where the colonel claims a conspiracy is being prepared against him by the PKK because he was successful in his duties. In his personal website, Temizöz says: “In this process experienced, as seen by some news leaked to the press, all the illegality in the area is being tried to billed to me by the lynch campaign run collectively by the terrorist organization, sponsor foundations and the collaborators who were involved in every type of organizational action then run from the region to be returned as victims.” The several articles found on the colonel’s website lists his alleged successes both in the military sense and social works to build trust between the local population and the state.

Temizöz and his lawyers are also complaining about the way trial is ongoing. At the hearing on the 3rd, they said they do not receive the court records for a year (the trials are being recorded on camera but transcriptions do not get produced fast enough) and it is affecting their defense. Also, on his website, Temizöz claims there is a “media lynch” about him because the evidence in his favor are not being shared with the public. According to the colonel, four of the people whom he accused of killing are alive; one of them was killed after his time in Cizre and he was out of the country when another was killed.

(*) This is a feature I wrote last month for a web portal that I freelance to but it was not used by them. Please excuse the grammar mistakes since this is not proofread.

Liked posts on Tumblr: More liked posts »